Kültür varlıklarının korunmasında müzeciliğin önemi büyük

Kültürel mirasın korunduğu, tarihi zenginliklerin sergilenerek gelecek kuşaklara aktarıldığı, topluma her anlamda birçok katkısı olan müzeler hakkında merak edilenleri Marmara Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi öğretim görevlisi Dr. Çiğdem Bilgen’e sorduk. Farklı alanlarda olduğu gibi müzeler alanında da derin araştırmaları olan Dr. Çiğdem Bilgen sorularımızı yanıtladı.

Sizce müzelerin işlevleri, faaliyetleri nelerdir?

Dr. Çiğdem Bilgen: Öncelikle müzecilik konusuna köşende yer verdiğin için seni tebrik ederim. Ben her ne kadar mimarlık tarihi uzmanı olsam da, yapmış olduğum yüksek lisans ve doktora tez çalışmalarım sayesinde müzecilik sahasını çok daha yakından tanıyıp öğrendiklerim ve tecrübe ettiklerim ile bu alanda uzmanlaştığımı düşünüyorum. Şu anda da Marmara Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi bünyesinde Müzecilik ismi ile seçmeli ders veriyorum. Bu ders ile genç kuşağın aydınlanması ve doğru bilinçlenmesi konusunda çok fayda sağlayan bir misyon üstlendim. Dersim sayesinde öğrencilerim müzelere çok farklı açıdan ve geniş bir perspektiften bakmayı öğrendiler. Müzeye hiç gitmemiş olanlar müzelere gittiler, kendileri tek ya da grup halinde müze gezileri planladılar. Dolayısıyla müzelerle ilgili önyargılarını kırdılar ki, genel olarak müzeler, dört duvardan oluşan insanları sıkan mekanlar gibi algılanıyor, insanlara ve toplumlara herhangi bir değeri olmayan sıradan yapılar gibi görülüyor fakat bu görüş doğru değil. Müzelerin çok fazla işlevi var. En temel işlevi, bizim temel kültürel değerlerimizin toplanması, korunması ve sergilenmesi aslında.

Müzeler, geçmiş değerlerin koruma altına alınması, günümüze ve geleceğe ışık tutması, aynı zamanda toplumlara katkı sağlaması amacıyla hizmet veren kurumlar olarak kabul edilirler. Ancak bütün bu hususlar tek başına günümüz müzeciliğinden konuşuyorsak yeterli değildir. Çağdaş müzecilik anlayışında müzeler, sadece koleksiyon sergileyen kurumlar değildirler. Aynı zaman da bünyelerinde bulundurdukları koleksiyonları eğitim, araştırma, iletişim gibi birçok yöntemle toplumun hizmetine sunarlar. Bu işlevler sayesinde toplum bir taraftan gelişir bir taraftan da öğrenip keyif alır. Tarihsel sürece bakıldığında müzeler ilk olarak bu şekilde işlevlendirilmemiştir. Önceleri batıda, koleksiyonlar halka açılıyordu. Müzelerin demin bahsettiğim temel işlevleri zaman içerisinde belli bir zemine oturmuş, sonrasında da daha da kurumsallaşan bir müzecilik anlayışı dünyada hakim olmuştur. 

Yine müze bünyesinde bulundurulan her türlü eserin bakım ve onarımlarının düzgün takip edilmesi, iyileştirilmiş sergileme alanlarının olması gerekmektedir. Her türlü mekanik tesisat, alt yapı, donanım gibi faktörler önemli. Müzelerin bünyesinde bulunan eşyaların envanterlerinin düzgün bir şekilde tutulması, detaylı ve titiz araştırmaların yapılması gerekiyor.

Tabii ki günümüzde müzelerin eğitim işlevi de önemli bir hâl alıyor, müzeler eğitim alanı olarak da kullanılıyor. Müzeler; öğrencilerin ziyaret ettiği, canlandırma, workshop ve atölye çalışmalarının olduğu beraberce bir yandan sosyalleşme fırsatı buldukları mekanlar da oluyor. Müzeler sadece çocuklar için değil, toplumun genç ve yaşlı nüfusu için de önemli eğitim mekanları olma statüsüne sahip kurumlardır. Müzeler için toplumda 7’den 70’e ulaşabildikleri herkes çok kıymetlidir.

Modern müzecilikte aynı zamanda iletişim işlevine büyük pay düşer. İnsanlara ulaşabilmek onlarla doğru teması kurabilmek bu işlevin en can alıcı görevidir. Çünkü günümüz dünyasının müzecilik anlayışında nesne odaklı bir yaklaşım yerine toplum odaklı bir yaklaşım var. Bu durum küreselleşen bir dünyada göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir öneme sahiptir.  Rekabetin her alanda olduğu gibi müzecilik alanında da olması bu kurumların daha iyiyi yapmak, daha iyiyi sunmak ve daha fazla halk kitlesine ulaşmak için neler yapılması gerekiyor sorularına cevap aramalarını zorunlu kılar. Bunlara bağlı olarak müzeler, halkın müzelere olan talebini ve ziyaret sayılarını arttırmak için dikkat çekici etkinlikler, sergiler, tanıtım pazarlama çalışmaları, bilgi panoları, çizimler, animasyonlar, video-film gösterimleri, rehberli turlar gibi birçok faaliyetlere imza atarlar. Örneğin çocukların dikkatini çekecek programlar organize ettikleri gibi bunun yanında engelli bireylerin de müzeleri ziyaret edip bu deneyimi yaşayabilmeleri maksadıyla farklı birtakım çalışmaları da yürütürler. O yüzden müzelerin işlevlerine çok geniş bir açıdan bakmakta fayda vardır.

Müzelerde riskler var mıdır? Bunlar ne gibi risklerdir?

Dr. Çiğdem Bilgen: Müzeler kültür varlıklarını korumak, bakmak ve onarmakla mesullerdir. Ama sadece bunlarla sınırlı değil. Eserlerin korunması gibi oraya gelen ziyaretçilerin de güvenliği gözetilmelidir. Bu bağlamda yapıların güvenli yapılar olması büyük önem taşır. Bilhassa eski yapıdan müzeye dönüşen bir yapının restorasyon sürecinde A’dan Z’ye her şeyi doğru ve kusursuz planlamak gerekmektedir. Tabii ki bir topluma ait kültürel değerlerin korunması müzeciliğin en temel görevi. Dolayısıyla müze binalarının ve çevresinin korunması, yönetim departmanlarının ve depoların güvenliğinin en üst düzeye taşınması, müze bünyesine dahil edilen her türlü eserin koruma altına alınması yönünde güçlü bir yapının kurulması ve müze giriş çıkışlarının güvenli bir şekilde yapılması gibi koşulların sağlanması son derece önemli. Ancak bu şekilde eserler gelecek kuşaklara güvenle aktarılabilir.

Riskler de var elbette. Deprem büyük bir risktir müzeler için. Bu anlamda her türlü tedbirin alınması gerekir. Isı, nem, rutubet gibi alt yapısal birtakım sorunlar olabilir. Bunlar özellikle müzelerdeki eski eserlerin tahribatına yol açacak şeylerse her türlü tedbirin yine alınması zorunludur. Müzelerdeki eski eserlerin çalınması, tahrip edilmesi gibi riskler en büyük riskler olarak karşımıza çıkar. Özellikle çalınma gibi risklerin çok olduğunu düşünecek olursak başta güvenlik görevlileri olmak üzere, orada çalışan personel sayısının fazla olmasının, elektronik her türlü sistemin kurulmasının gerekliliği önem arz eder. Sensörler, dedektörler gibi çok ciddi bir güvenlik sisteminin müze içerisinde bulundurulması gerekmektedir. Yangın ise bir diğer risk. Elbette ki yangın söndürme sistemlerinin olması gerekir. Ayrıca müzeler gündüz ve gece görüşlü kamera sistemleriyle donatılmalıdır. Giriş çıkışların kontrollü bir şekilde yapılması sağlanmalıdır. Yine müzelerin karakol, hastane gibi en acil durumlarda hizmet alabilecekleri kurumlarla direkt bağlantılarının olması da büyük önem taşır.

Müzeler sürekli ziyaretçi alan kurumlardır. Buradaki eşyaların, eserlerin ve yapıların yaşam sürelerini kısaltan nem, sıcaklık, kirlilik, zararlı ışınlar, su baskınları gibi risklerin yanında, doğanın tahribatı ile beraber özellikle insan faktörünün tahribatının da müzeler için büyük risk arz ettiğini söylemek lazım. Bu anlamda gelebilecek her türlü risk faktörünün önüne geçmek ve müzecilik gibi çok önemli bir vazifeyi yürütüyorsanız her zaman bir B ve C planınızın olması gerekir. Alınacak olan tedbirler, sanat eserlerinin tarihi miras olarak kuşaktan kuşağa kalabilmesi için son derece önemlidir.

Elbette çok büyük katkıları mevcut. Fakat sizce müzelerin topluma katkıları nelerdir?

Dr. Çiğdem Bilgen: Dediğin gibi elbette çok büyük katkıları mevcut. Hakikaten müzelerin katkılarını saymakla bitiremeyiz. İnsanlar, müzelerin önemini idrak edebilecek, özümseyecek seviyeye geldiğinde dünyanın başka bir noktaya gideceğine inanıyorum. İşlevler noktasında belirttiğim gibi eğitim ve iletişim işlevleri başlı başına müzelerin toplum odaklı bir yaklaşıma geçtiğini anlatıyor. Müzeler, hem ulusların hem de insanlığın en önemli toplumsal hafızalarıdır. Bizim sadece kendi medeniyetimizi, kendi toplumumuzu anlamamız için değil, aynı zamanda başka toplumların ve medeniyetlerin de bizleri anlaması anlamında önemli bir rol üstlenirler.

Aynı şekilde yurt dışında herhangi bir müzeyi gezdiğimiz zaman bizler de oradaki toplumun değerlerine ve oradaki toplumun geçmiş dönemlerine hakim olmaya başlarız. Bunların haricinde müzeler, toplumlar ve kültürler arasında çok önemli bir iletişim aracıdır. Toplumlar arasındaki etkileşimin gücünü arttırması ve estetik anlayışının gelişmesine de katkıları oldukça büyüktür.

İçerisinde bulunan tarihi kalıntılar bakımından sizi en çok etkileyen müze hangisidir?

Dr. Çiğdem Bilgen: Beni zorlayan bir soru olduğunu söylemem lazım. Bir seçim yapmak benim gibi müzeciliği derinlemesine görebilen bir akademisyen için zor. Bu soru yaşadığımız topraklardaki zenginliğin idrakında olan ve Anadolu’daki tarihsel geçmişin izlerini net görebilen herkesi de zorlardı bence. Tabii ki gidebildiğim görebildiğim tüm müzeler beni ayrı etkilemiş, her biri bende farklı bir etki yaratmıştır. Ama illaki bir örnek vermem gerekirse Göbeklitepe Açık Hava Müzesi’ni söyleyebilirim. Özellikle benim gibi mimari ve tarihi beraber inceleyen bir uzman için, buranın keşfi bambaşka anlamlara da sahip. Yaklaşık 12 bin yıl öncesinden bir inanç merkezi olması, aslında hala keşfedilmeyi, açığa çıkarılmayı bekleyen büyük bir alanının olması Göbeklitepe’yi ilginç bir noktaya taşıyor. Tarih öncesi insanının sembolik anlatımları, yansıttıkları kültür ve inanç meselesi benim gibi dünya çapında birçok bilim insanını heyecanlandırdı. Ayrıca böyle bir önemli bir keşfin tanıklığını bizim yapıyor olmamız ve dünya tarihinde bir kırılma etkisi yaratan böyle önemli bir yerleşimin bizim topraklarımızda yer alması da bizim için oldukça önemli bir gurur kaynağı.

Türkiye’de müzecilik faaliyetleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Dr. Çiğdem Bilgen: Günümüzde Türkiye’nin ICOM, UNESCO gibi önemli kurumlara üye olması önemli. Şu an hâlâ belki bir batı ya da bir Amerika değiliz ama Türkiye’deki müzecilik faaliyetleri anlamında baktığımızda, ülkemizin ciddi bir gelişme kaydettiğini söylememiz lazım. Çünkü biz bu gelişmelerin gerisinde kalamayız. Bütün dünyayı etkisi altına alan bu rekabet ortamının içerisinde müze kurumları da yol haritalarını bu doğrultuda belirlemelidir. Türkiye’de özellikle son dönemlerde gerek mimarisiyle gerek konseptiyle birçok yeni müze binalarının yapılması dünyayı ne kadar takip ettiğimizin göstergesidir. Ben Türkiye’deki müzecilik faaliyetlerinin etkin bir şekilde sürdürüldüğünü düşünüyorum.

Sizce müzeler hak etiği yerde mi?

Dr. Çiğdem Bilgen: Bir bilim insanı olarak olaylara objektif bakan birisiyim. Öyle olunduğu takdirde zaten eksiklerinizi ve hatalarınızı düzeltme yoluna gidersiniz. Türkiye’deki müzecilik faaliyetlerini dünyadaki faaliyetlerle mukayese ettiğimizde müzelerin hak ettiği yerde olduğunu düşünmüyorum. Toplumun belli bir kesimi ne yazık ki müzenin ne anlama geldiğinin, müzelerin o toplumun gelişmesi anlamında ne kadar büyük role sahip olduğunun hâlâ bilincinde değil. Müze kurumlarının ve müzelerle bağlantılı çalışan her türlü kurumun, toplumu bu konuda net bir şekilde bilinçlendirmeleri ve toplum bireylerinin müzeciliğe olan yaklaşımlarının değiştirilmesi ya da geliştirilmesi anlamında projeler üretmesi gerekmektedir. İstenildiği kadar modern, teknolojik donatılarla müze yapıları oluşturun, halkı oraya getiremez ve müzelerin ne kadar önemli misyonları olduğunu halka açıkça anlatamazsanız bu işin sadece teknoloji ve bina yapma ile mümkün olamayacağını anlarsınız. Toplum fertleri, yediden yetmişe, ne zaman müzelerin kendi medeniyetlerine kattıkları değeri tam olarak anlayacaklar, o zaman müzeler hak ettiği değere ulaşacaktır. Müzeler hem bireysel hem de toplumsal olarak çok önemli mekanlardır. Toplumun hafızasıdır. Geçmişinizi, geçmiş değerlerinizi ayrıca geleceğinizi kaydettiğiniz yerlerdir. Çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmak istiyorsak müzelerin hak ettiği yere gelmeleri gerekiyor.

Yaşanan pandemi sorunu tüm sektörlerde olduğu gibi müzecilik sektöründe de etkili oldu. Farklı boyutlara taşıdı mı? Ne gibi dönüşümler başladı?

Dr. Çiğdem Bilgen: Yaşanan pandemi sorunu her şeyi etkilediği gibi müzeciliği de çok etkiledi. Söylediğim gibi müzecilik alanı bu rekabet dünyasında belli bir noktaya gelmeye çalışıyor. Müze mimarisi, yapılar ve mekanlar anlamında baktığımız da zorlu bir yolculuğun içerisindeler.

Pandeminin başladığı günden itibaren dünya çapında müzelerin %90’ı kapalıydı. Bu süreçte sanal müzecilik önemli bir unsur olarak dikkatimizi çekti. Bu konuda kendilerini geliştiren müzeler, kültürel varlıklarını dijital ortama taşıdılar. Sanal olarak müzeleri gezme imkanı bulduk. Ama tabii ki bütün müzelerin böyle bir imkanı yoktu. Belki de bu müzelerin çoğu kapandı ya da kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Müzelerin ziyaretçi sayısı düştüğü zaman, maalesef müzeler dar bir bütçeyle kendilerini kalkındırmaya çabalıyorlar. Bu anlamda da müzeler sarsıldı.

Sanal müzecilik anlayışı bu dönem büyük önem kazanmaya başladı. Müzeler eserlerini, sanal dünyaya taşıyarak pandemi döneminde evlerine kapanan belli bir nüfusun dikkatlerini çektiler. İnsanlar gidemedikleri ya da zaten gitme fırsatı bulamayacakları müzeleri ev ortamında gezme imkanı buldular. Pandeminin yarattığı olumsuz koşullardan nasibini alan müzelerin zaman içerisinde toparlanacağını düşünüyorum. Özellikle bu noktada devlet kurumlarının ve yerel yönetimlerin desteği ve paydaşların finansman desteği önemli. Müzelerin aynı kalitede hatta daha iyi seviyede faaliyetlerini devam ettirebilmeleri, müzede çalışan uzmanların devamlılığının sağlanabilmesi çok önemli. Pandemiyle gelen sorunlar çözülebildiği vakit zaman içerisinde birçok problem aşılacaktır. Özellikle bu yaz döneminde müzelerin daha fazla hareketleneceğini düşünüyorum.

Toplum bireylerine müzelerin önemiyle ilgili hangi mesaj/mesajları vermek istersiniz?

Dr. Çiğdem Bilgen: Müzeler, birtakım önyargılara maruz kalan kurumlar olarak karşımıza çıkıyor. Müzeler, içerisinde bir sürü kültürel varlığın yer aldığı yapılar olarak görülmemelidir. Toplumlara iyi bir gelecek inşa etmekte kullanılabilecek, birikimlerin toplu bir hâlde bulunduğu, belgelerin toplandığı, toplumsal eğitimlerin ve araştırmaların da yapıldığı merkezler olarak kabul edilmelidirler. Bu kurumlarda tarihin delillerini bulur, ayak izlerini görürüz. Bu bir toplum için, toplumun ulusal kimliğini anlaması için son derece önemlidir. Eğer biz, bu birikimin farkına varabilirsek ve üzerine çok verimli çalışmalar yapabilirsek yeni inşa ettiğimiz her şeyde, kendi kimliğimizi daha net verebilir ve gelecek zamanda toplum olarak istediğimiz noktaya gelebilir, istediğimiz başarıyı elde edebiliriz. Toplumdaki bireylerin her daim merak ve araştırma duygusunu arttırmaları gerekir. Müzelerin özellikle toplumsal eğitimdeki rollerini iyi okumaları önemlidir. Modern müzeciliğe baktığımızda toplumların ve toplumdaki bireylerin destekleriyle ayakta durduğunu anlamamız lazım. Ama özellikle bireylere ve toplumlara vermek istediğim mesaj, “Müzeyi Sev” olacaktır.